Malatya'da Psiko-Sosyal Çözülme: Vicdanın, Merhametin ve Değerlerin Enkazı

Uzman Klinik Psikolog Mehmet Demez, deprem sonrası Malatya'da ortaya çıkan psikolojik ve toplumsal tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Malatya'da depremin yalnızca fiziksel değil, psikolojik ve toplumsal etkileri de tartışılmaya devam ediyor. Uzman Klinik Psikolog Mehmet Demez, kentte yaşanan değişimin yalnızca yıkılan binalar ve yeniden yükselen yapılar üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, toplumdaki güven, dayanışma ve aidiyet duygusuna dikkat çekti.

Uzman Klinik Psikolog Mehmet Demez, deprem sonrası Malatya'da ortaya çıkan psikolojik ve toplumsal tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulundu: Depremin üzerinden üç yıldan fazla bir zaman geçti. Malatya'nın sokaklarında dolaşırken asıl yıkımın, insan ruhunda ve toplumsal dokuda gerçekleştiğini acı bir şekilde görüyoruz.
Sanki deprem sonrası o enkazın altından çıkanlar eski Malatyalılar değilmiş gibi... Ortada bambaşka bir insan profili var artık.
Afetler psikolojik olarak, insanların hayata ve birbirlerine duydukları temel güven duygusunu da zedeler. Büyük felaketler sonrasında bireylerde hayatta kalma refleksi kronikleşir. Bu refleks, ilk başta biyolojik bir savunma mekanizmasıdır; ancak zamanla ahlaki ve sosyal sınırları kemiren bir bencilliğe, bir doyumsuzluğa dönüşür.
Malatya'da bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, tam anlamıyla derin bir psiko-sosyal çözülme sürecidir. İnsanlar, kaybettikleri güvenli alanın (evlerinin, geçmişlerinin, rutinlerinin) yarattığı derin boşluğu maddiyatla, aşırı kr hırsıyla ve biriktirme dürtüsüyle doldurmaya çalışıyorlar. 'Ben kazandım ya, başkası ne olursa olsun' zihniyeti, kentin köklü komşuluk kültürünü, ahilik geleneğini ve dayanışma ruhunu adeta buharlaştırdı.
Bir şehrin yıkımı sadece sarsıntının şiddetiyle ölçülmez. Asıl yıkım, sarsıntıdan çok sonra, o şehrin insanını ayakta tutan omurganın; yani vicdanın, merhametin ve köklü ahlaki değerlerin enkaz altında kalmasıyla başlar. Malatya'da bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, tam anlamıyla derin bir psiko-sosyal çözülme sürecidir ve bu tablonun en acı yönü, insani değerlerin erozyonudur. Bu ruhsal ve toplumsal çöküşü birkaç başlık altında okumak mümkündür:
Biz bilincinden ben merkezliliğe geçiş oluştu. İnsanlar, ellerindeki kısıtlı güvenli alanı korumak için 'ben ve çekirdek ailem' kabuğuna çekilmiş, toplumsal dayanışma ruhunu unutup tamamen bencilce bir koruma refleksine kapılmışlardır.
Vicdan ve merhametin yerini fırsatçılık anlayışı aldı. Travma anlarında devreye giren 'bireysel hayatta kalma' güdüsü, empatiyi ve vicdanı körleştirir. Beynin tehlike altındaki alt bölgeleri, başkasının acısını görmezden gelmeyi bir savunma mekanizması olarak seçer. Evini kiraya verirken uçuk rakamlar talep eden, depremzedenin çaresizliğini bir ticaret fırsatı olarak gören zihniyet, merhametin yerini soğuk bir çıkarcılığın aldığının kanıtıdır. Vicdanın öldüğünün en net ilanıdır.
Ahilik ruhunun yerini doyumsuzluk ve vur-kaç kültürü aldı. Geleceğe dair duyulan belirsizlik ve kontrol kaybı, bireylerde 'elde edebildiğim kadar çok şey elde etmeliyim' hırsı oluşturur. Bu, psikolojide doymak bilmeyen bir güvenlik arayışı maskesi takmış açgözlülüktür. Herkesin birbirine rakip, hatta potansiyel bir düşman gözüyle baktığı, esnaf dayanışmasının bittiği bir yerde ticaret de insanlık da tekleşir. İnsanlar, komşusunu bir destek unsuru olarak değil, potansiyel bir tehdit veya ekonomik bir fırsat/tehlike olarak görmeye başladığında, toplumun omurgası kırılır.
Bugün Malatya sokaklarında dolaşan insanların en büyük şikyeti, birbirlerine yabancılaşmış olmalarıdır. Eski Malatyalılar gitti, sanki başkaları geldi cümlesi, toplumsal kimliğin ve değerler sisteminin uğradığı büyük depremin özetidir. Değerler; aidiyet, vefa ve dürüstlük gibi kavramlar, zorluklar karşısında ilk feda edilenler olur. Toplumun genelinde birbirinin acısına karşı geliştirilen bir 'duygusal uyuşma' hali hkim. Kimse kimsenin elinden tutmuyor, kimse kimsenin derdiyle hemhal olmuyor.
Malatya'da betonarme binalar, çarşılar, meydanlar, yollar, geniş caddeler elbet bir gün tamamlanıp nihai şeklini alacaktır. Ancak psiko-sosyal çözülme tedavi edilmediği, vicdan, merhamet ve ahlaki değerler yeniden inşa edilmediği sürece, o yeni binalar sadece birbirine yabancılaşmış, mutsuz, öfkeli ve sürekli çatışma halinde olan insanlara ev sahipliği yapmaya devam edecektir.
Bu şehrin yeniden ayağa kalkması, ekonomik teşviklere ve kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte; ruhsal bir rehabilitasyona, birbirimizin yarasını görmeye ve o yitirilen 'ortak vicdan' ile 'ahilik ruhunu' yeniden tesis etmeye bağlıdır. Asıl mesele, insanlığımızı ve vicdanımızı kurtarmaktır.
Şehirle birlikte insanı onarmak…
Hoşça bakın zatınıza...

Bülten

Bakmadan Geçme