14 Şubat 2026'ya Giderken Malatya 2030 İçin Tarımla Sanayinin Sürdürülebilirliği
Asım DEMİRKÖK
Malatya’mız ekonomisinin geleceğinin sürdürülebilirliğinin tarımla sanayimizin ortak bir planlanmasından geçtiğini unutmadan…
Bir şehir için bazı tarihler vardır; takvim yaprağından ibaret değildir. O günler, ya bir yön değişikliğinin ya da kaçırılmış bir fırsatın başlangıcı olur. 14 Şubat 2026, Malatya açısından tam da böyle bir eşiktir.
Çünkü bir şehrin ekonomisi, yalnızca bugünü idare edebildiği ölçüde değil; ‘’geleceği planlayabildiği ölçüde’’ güçlü ve sürdürülebilir olur. “Malatya 2030 Vizyonu” tam olarak bu nedenle, günü kurtaran çözümlerden değil; kalıcı, kapsayıcı ve adil bir kalkınma anlayışından söz etmek zorundadır.
Sürdürülebilirlik; gelirin sürekliliği, üretimin çeşitliliği ve emeğin hak ettiği değeri bulmasıyla mümkündür. Malatya için bu vizyonun merkezinde ise tartışmasız bir gerçek durmaktadır:
‘’Tarımı ayağa kaldırmadan şehir ekonomisini ayağa kaldırmak mümkün değildir.’’
Yıllardır tarım ve hayvancılıkta yaşanan verimsizlik, kırsal yaşamı sürdürülemez hâle getirmiş; bunun doğal sonucu olarak köylerden şehre yoğun bir göç başlamıştır. Bu göç yalnızca nüfus hareketi değildir. İşsizlikten barınmaya, eğitimden ulaşıma, çevreden sosyal uyuma kadar pek çok sorunu da şehir merkezimize taşımıştır.
İşte bu nedenle 14 Şubat’ta yapılacak toplantının temel sorusu şudur:
‘’Köyü boşaltan değil, köyü yaşatan bir ekonomik model Malatya’da nasıl kurulur?’’
Bu sorunun cevabı, Malatya’mızın toprağında ve hafızasında saklıdır. Evliya Çelebi’nin satır aralarını okuyunca bu toprakların ‘’ürün çeşitliliğinin zenginliğini ve verimliliğinin’’ topraklarımızda nasılda saklı olduğunu görürüz...Bugün olanları kaybetmeden bunları yeniden ‘’Tarım Arşivimizden’’ çıkarmalıyız diye düşünüyorum.
Erkenek ve Kurucuova’nın markalaşmış fasulyesi; Doğanşehir’in elması, fasulyesi, kayısısı ve alabalığı; Akçadağ’ın kayısısı ve mermer havzası; Levent Vadisi’nin kültürel mirası; Kürecik’in balı; Hekimhan’ın cevizi ve madenleri; Arapgir’in üzüm çeşitliliği… Bunun yanı sıra Malatya’nın hemen her yöresinde yetiştirilen şeker pancarı, buğday, mercimek ve nohut; 1960’lı yıllarda haşhaş ekiminin serbest olduğu dönemlerde Aşağı bağlar Mahallesi (kuyu Önünde) teyzemlerin yaklaşık on dönüm bahçelerinde ve bağ köylerimize kadar uzanan ‘’Haşhaş üretim’’ kültürümüzü unutmak mümkün mü?...
Malatya’mızdaki ‘’Tarım Çeşitliliği’’ konusunun uzmanı olmadığımı açıkça söylemek isterim. Elbette bu konun uzmanları; Malatya Turgut Özal Üniversitesi ‘’Ziraat Fakültesindeki hocalarımız,’’ Malatya ‘’Ziraat Mühendisleri Oda Temsilciliği’’ ‘’Tarım Orman Müdürlüğünün’’ arşivlerindeki verilerden yıllar içerisindeki bilgi kaynaklarından hareketle, Müdürlüğümüzün kıymetli ziraat Mühendisleri hemşerilerimiz tarafından 2030 vizyonumuza katkı yapacaklarını da ayrıca belirtmek istiyorum.
Tüm bu örnekler bize şunu göstermektedir:
Sorun üretim potansiyelinin yokluğu değil, bu potansiyelin uzun vadeli bir vizyonla yeniden ele alınmamış olmasıdır.
Malatya denildiğinde ilk akla gelen ürün olan ‘’kayısı’’ ise bu vizyonun lokomotifidir. Dünya kaysı üretiminin önemli bir bölümünü karşılayan Malatya, her yıl milyonlarca dolarlık bir değeri toprağından çıkarmaktadır. Ancak 14 Şubat’a giderken şu soruyu yüksek sesle sormak zorundayız: Ürettiğimiz bu değerin ne kadarını Malatya’da tutabiliyoruz?
Kayısı yalnızca bir tarım ürünü değildir. Doğru bir planlamayla sanayinin hammaddesi, ticaretin taşıyıcısı ve istihdamın anahtarı hâline gelebilir. Bugüne kadar ham madde olarak satılan kayısıdan doğan katma değerin büyük bölümü şehir dışına gitmiş; Malatya üretmiş, başkaları kazanmıştır.
14 Şubat toplantısı, işte bu döngüyü kıracak bir zihniyet değişiminin başlangıcı olmak zorundadır. Bunun yolu ise nettir: Tarımdan sanayiye akıllı, planlı ve adil bir dönüşüm.
Bu dönüşüm tarımı terk etmek değil; tarımı sanayiyle güçlendirmektir. Kayısıdan elde edilen gelirin bir bölümüyle gıda işleme ve entegre tesisler kurulmalı; kurutma, paketleme ve markalaşma desteklenmeli; çekirdek yağı, kozmetik, ilaç ve fonksiyonel gıda gibi yan ürünler geliştirilmelidir. Böylece tarım sanayinin hammaddesi olurken, sanayi de tarımın güvencesi hâline gelecektir.
‘’Malatya 2030;’’ tek ürüne dayalı kırılgan bir ekonomi değil, çok sektörlü bir kalkınma modeli hedeflemelidir. Kayısıdan doğan ekonomik güç; lojistikten ambalaja, makineden enerjiye, gastronomiden turizme kadar geniş bir alana yayılmalıdır. Malatya artık yalnızca “kayısı üreten şehir” değil; “kayısıyı işleyen, markalaştıran ve dünyaya satan şehir” olarak anılmalıdır.
Bu vizyonun en önemli boyutlarından biri de ‘’sosyal sürdürülebilirliktir.’’ Üretici köyünde kalabiliyorsa, gençler göç etmek zorunda kalmıyorsa, ‘’kadın emeği’’ üretimin merkezinde yer alabiliyorsa; işte o zaman 14 Şubat’ta atılan adımlar, Malatya 2030 için gerçek bir ‘’toplumsal dönüşümün’’ başlangıcı olur.
Sonuç olarak; 14 Şubat 2026, Malatya için sıradan bir toplantı tarihi değil, ‘’geleceğe dair bir tercih günüdür.’’ Tarla ile fabrika arasına kurulacak sağlam, adil ve akılcı bir köprü; yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların refahını da inşa edecektir.
‘’Malatya’nın geleceği yine Malatya’nın toprağındadır; yeter ki onu doğru bir vizyonla işleyelim.’’
29 Ocak 2026 Perşembe günü Sonmanşet Gazetesinde çıkan köşe yazım Asım Demirkök
Dikkat.. Dikkat Bugünkü köşe yazıma yorumumdur. Asım Demirkök
Değerli okurlarım Değerli Hemşerilerim. Bu gün 29 Ocak 2026 Perşembe (sabahında) tarihinde gazetelerin köşe yazılarını takip ederken. Benim 27 Ocak 2016 Salı günü Malatya Sonmanşet gazetesine gönderdiğim ve Sonmanşet gazetesine şu notu düşmüştüm. Bu köşe yazımın 29 Ocak 2026 Perşembe günü yayınlanması dileğimdir. Yazım Bugün yayınlandı. İşte tam da bugün Milliyet gazetesinde Prof.Dr. Sayın Mahmut Özeri’in ‘’KÖYDEN GELECEĞE’’ yazısını okuyunca Değerli okurlarım ve sevgili hemşerilerimle bu köşe yazısından alıntıladığım bir bölümü size sunuyorum. Hocamızın ‘’Köyden Geleceğe’’ köşe yazısının tamamını bugünkü Milliyet Gazetesindeki köşe yazısından okuyabilirsiniz…
‘’Prof. Dr. Mahmut Özer
‘Köyden Geleceğe’
29 Ocak 2026
Köy merkezli tarım, hayvancılık ve gıda üretimi artık enerji kadar kritik bir stratejik alan haline geldi. Bu nedenle köyleri cazip kılacak, köye dönüşü kalıcı hale getirecek ve köyü yeniden toplumsal üretimin ve yaşamın merkezine yerleştirecek bütüncül politikalara ihtiyaç var. Ülkemiz kırsalında son dönemde dikkat çeken dinamiklerden biri de köyde tarım ve hayvancılıkla uğraşan birçok ailenin yakın şehir merkezlerinde genellikle düşük ücretli işlere girerek şehirde yaşamayı tercih etmesidir. Bu kesim, köydeki toprağını ve hayvancılığını tamamen bırakmamakta, üretime devam etmektedir. Ancak bu ikili yaşam biçimi, köyde sürekli, verimli ve kapsamlı bir üretimin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Tarımsal üretim süreklilik gerektirirken, işgücünün şehirdeki güvencesiz işlere dağılması köy ekonomisinin gerçek potansiyeline ulaşmasını engellemektedir. Bu yapının kırılması için köy yaşamını yalnızca ek gelir veya mevsimlik faaliyet alanı olmaktan çıkartıp tam zamanlı ve sürdürülebilir cazip bir geçim modeli haline getirmek gerekmektedir. Bunun için köyde tarım ve hayvancılığın getirisinin şehirdeki düşük ücretli işlerden daha güvenli ve kârlı hale getirilmesi ve bunun mümkün olduğunun gösterilmesi şarttır. Köylülerin sıkça dile getirdiği “ürün para etmiyor, masrafı bile karşılamıyor” şikâyeti, bu tabloyu gelinen noktada daha da ağırlaştırmaktadır. Yüksek girdi maliyetleri, aracılara bağımlı pazarlama zincirleri ve küçük ölçekli üretim yapısının yarattığı kırılganlık, üreticinin emeğinin karşılığını alamamasına yol açmaktadır. Buna karşılık, son dönemde varlıklı kesimlerin gıda ve hayvancılığı kârlı bir yatırım alanı olarak görmesi dikkat çekmektedir. Özellikle İstanbul çevresinde büyük çiftlikler, organik tarım girişimleri ve markalı et-süt üretim tesisleriyle bu alana yönelim artmıştır. Büyük sermaye, teknoloji, lojistik ve markalaşma gücü sayesinde aynı üründen küçük üreticinin elde edemediği kârı sağlayabilmektedir.
Türkiye’de bu tabloya ek olarak, özellikle güneyde ve Antalya civarında seracılık ve topraksız tarım alanında yapılan yatırımlar dikkat çekmektedir. Modern sera teknolojileri sayesinde yılın büyük bölümünde üretim yapılabilmekte, iklim koşullarına bağımlılık azaltılmaktadır. Bunun ötesinde, geleneksel tarımsal üretimin dışında kalan yüksek katma değerli ürünler yetiştirilmekte ve büyük ölçüde ihraç edilmektedir. Bu ürünler, hem Türkiye’nin ihracat potansiyelini artırmakta hem de kırsalda yeni bir üretim ve gelir modeli oluşturmaktadır. Ancak bu fırsatların küçük üreticilere de yayılabilmesi için bilgi transferi, finansal destek ve pazarlama altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.
Bu süreçte su kaynakları konusu belirleyici öneme sahiptir. İklim değişikliğiyle birlikte Türkiye’nin birçok bölgesinde yağış rejimi bozulmakta, kuraklık ve su kıtlığı ciddi riskler doğurmaktadır. Tarımsal üretimin en yoğun olduğu havzalarda yeraltı suları aşırı kullanımla hızla tükenmektedir. Seracılık ve topraksız tarım yatırımları suyun daha verimli kullanımını sağlayabilse de, büyük ölçekli üretimde suyun adil ve sürdürülebilir yönetimi zorunludur. Bu nedenle su tasarrufunu önceleyen modern sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, yağmur suyu hasadı uygulamalarının desteklenmesi, suyun üretimde stratejik bir kaynak olarak ele alınması şarttır.’’