“Boyun eğmeye alışmış insanlar, başını dik tutanı görünce kibirli ve egolu sanar…”
Bu söz, aslında bir toplum psikolojisini özetliyor. Çünkü mesele çoğu zaman “kibir” değildir; mesele, alışılmış düzene uymayan duruştur. Eğilmeyi normalleştirmiş bir zihnin karşısında dik duran biri, rahatsızlık verir. Çünkü dik duruş, başkalarına kendi eğilmişliğini hatırlatır.
Toplumların tarihinde itaat kültürü hep güçlü olmuştur. Aileden başlayarak okulda, iş hayatında, bürokraside… “Sessiz ol, dikkat çekme, fazla öne çıkma” öğütleriyle büyütülen birey, zamanla kendi potansiyelini bastırmayı öğrenir. Bu bastırılmışlık, kolektif bir alışkanlığa dönüşür. İşte tam bu noktada başını dik tutan biri ortaya çıktığında, onun özgüveni kibirle karıştırılır.
Oysa özgüven, insanın kendini bilmesidir. Kibir ise başkasını küçümsemektir. Aradaki fark nettir; fakat boyun eğmeye alışmış zihinde bu ayrım bulanıklaşır. Çünkü dik duruş, bir karşılaştırma yaratır. “O yapabiliyorsa ben neden yapamıyorum?” sorusu rahatsız eder. Bu rahatsızlık savunma üretir: Etiketlemek.
Etiketlemek kolaydır. “Egoist”, “ukala”, “burnu havada”… Böylece mesele kapanır. Kendi konfor alanı korunur. Oysa dik duruşun ardında çoğu zaman bir mücadele, bir öz disiplin, hatta bir bedel vardır. Başını dik tutmak, her ortamda alkışlanmak anlamına gelmez. Aksine çoğu zaman yalnız kalmayı göze almaktır.
Boyun eğme kültürü sadece bireysel değil, kurumsal yapılarda da görülür. Hiyerarşinin sorgulanmadığı, liyakatin geri plana atıldığı ortamlarda başını dik tutan kişi “uyumsuz” ilan edilir. Oysa gelişim, uyumsuz görünenlerin cesaretiyle başlar. Tarih, konforu değil, cesareti yazmıştır.
Dik duruş; bağırmak, kabalaşmak ya da üstünlük taslamak değildir. Dik duruş; değerlerinden taviz vermemektir. Haksızlığa sessiz kalmamaktır. Kalabalığa rağmen doğru bildiğini söyleyebilmektir. Bu, her zaman popüler olmayabilir ama saygı uyandırır. En azından zamanla.
Belki de asıl soru şudur: Neden başını dik tutanlar rahatsız eder? Çünkü onlar, “başka bir yol mümkün” der. Eğilmeden de var olunabileceğini gösterir. Bu da yıllarca öğrenilmiş teslimiyet kalıplarını sarsar.
Bir toplumun ilerleyebilmesi için başı dik insanların çoğalması gerekir. Fakat bu çoğalma, önce algının değişmesiyle olur. Özgüveni kibirle, kararlılığı inatla, prensibi ukalalıkla karıştırmamak gerekir. Aksi halde vasatlık normalleşir, cesaret marjinalleşir.
Boyun eğmeye alışmış bir düzen içinde başını dik tutmak, çoğu zaman yanlış anlaşılmayı göze almaktır. Ama unutulmamalıdır ki, tarih boyunca dönüşümü başlatanlar, eğilmeyenler olmuştur. Eğilenler kalabalıktı; dik duranlar ise iz bıraktı.