“Bir ömür anlatılmaz; yaşanır. İyisi de kötüsü de yüreğimizde, herkes ettiğini çekecek, yaşayacak…”
Bu cümle, insan hayatının en yalın ama en ağır gerçeğini içinde barındırır. Çünkü yaşam, dışarıdan bakıldığında hikâyelerden ibaret görünse de aslında her bireyin kendi içinde taşıdığı görünmez bir yolculuktur. Anlatılan hayat ile yaşanan hayat arasında her zaman derin bir mesafe vardır.
Yaşamın Sessiz Arşivi: İnsan Yüreği
İnsan, yaşadıklarını çoğu zaman kelimelere sığdıramaz. Acılar anlatıldığında hafiflemiyor, mutluluklar anlatıldığında çoğalmıyor sanılır; çünkü her duygu, onu yaşayanın kalbinde kendine özgü bir anlam taşır. Aynı olay iki insanın hayatında bambaşka izler bırakabilir. Bu nedenle hayat, ortak bir sahne olsa da herkes kendi hikâyesinin tek tanığıdır.
Yıllar geçtikçe insan şunu fark eder: Hatırlananlar olayların kendisi değil, o an hissedilen duygulardır. Bir sözün kırgınlığı, bir bakışın sıcaklığı, bir vedanın sessizliği… Zaman detayları siler ama duygular yürekte kalır. İşte bu yüzden bir ömür anlatılmaz; çünkü yaşananların gerçek ağırlığını yalnızca yaşayan bilir.
İyilik ve Kötülüğün Sessiz Dengesi
Hayatın en temel yasalarından biri, insanın yaptıklarıyla yüzleşmesidir. Toplumsal hafıza bazen unutabilir, insanlar affedebilir ya da görmezden gelebilir; fakat insanın kendi vicdanı hiçbir şeyi tamamen silmez. İyilik de kötülük de önce insanın içinde yankılanır.
İyilik yapan kişi çoğu zaman bunun karşılığını hemen görmez. Ancak iç huzuru, dış ödüllerden daha kalıcıdır. Aynı şekilde kötülük de yalnızca karşıdakine zarar vermez; en derin izini onu yapanın ruhunda bırakır. Bu nedenle “herkes ettiğini yaşayacak” sözü bir tehdit değil, hayatın doğal dengesini anlatan bir gerçektir.
Zamanın Öğrettiği Adalet
İnsan gençken hayatı hızlı bir hesaplaşma olarak görür. Her şeyin hemen karşılık bulmasını ister. Oysa zaman, acele eden bir hâkim değildir. Hayatın adaleti çoğu zaman yıllar içinde, beklenmedik anlarda ortaya çıkar. İnsan bazen geçmişte attığı küçük bir iyiliğin yıllar sonra karşısına çıkan bir kapı olduğunu fark eder; bazen de önemsemediği bir yanlışın gölgesi peşini bırakmaz.
Bu noktada yaşam, dışarıdan verilen cezalar ya da ödüllerle değil, insanın iç dünyasında kurduğu dengeyle anlam kazanır. Çünkü en büyük hesaplaşma toplumla değil, insanın kendisiyle yaptığıdır.
Yaşamak mı, Anlatmak mı?
Modern dünyada insanlar hayatlarını anlatmaya, göstermeye ve kanıtlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Oysa gerçek yaşam çoğu zaman sessizdir. En derin mücadeleler alkışsız yaşanır, en büyük olgunluklar kimse fark etmeden kazanılır.
Belki de bu yüzden hayat, anlatılmak için değil anlaşılmak için yaşanır. Ve insan, yaş aldıkça şunu öğrenir: Haklı çıkmak değil, huzurlu kalmak önemlidir. Kazanmak değil, vicdanını kaybetmemek değerlidir.
Ve Son Olarak Dermim ki;
Bir ömür; başarıların, hataların, kırgınlıkların ve umutların toplamıdır. Kimse başkasının hayatını tam anlamıyla bilemez. Herkes kendi yükünü taşır, kendi sınavını verir ve sonunda kendi hikâyesiyle baş başa kalır.
Bu yüzden insanın geride bırakabileceği en değerli şey, başkalarına verdiği zarar değil; bıraktığı iyilik izleridir. Çünkü zaman her şeyi değiştirir, fakat yaşananların kalpte bıraktığı izler silinmez.
Ve belki de hayatın özü tam olarak şudur:
İnsan ne anlatırsa anlatsın, sonunda yalnızca yaşadıkları kadar vardır.