'Akıl Yolculuğu'na Birlikte Çıkalım mı?
Asım DEMİRKÖK
Bakmayın siz benim bu yolculuğa “Akıl Yolculuğu” dediğime… Acaba bilim ve felsefe, benim çıktığım bu yolculuğu nasıl adlandırıyor?
Önce bilgi kavramının tanımıyla başlayalım.
Bilgi ve bilim üzerine yüzyıllar boyunca filozoflar ve bilim insanları sayısız düşünce üretmiş, insanın nasıl bildiğini, neyi bilebileceğini ve bilgisinin doğruluğunu nasıl anlayabileceğini sorgulamışlardır. Bu sorgulamalar sonucunda, felsefenin bilgi sorunlarını ele alan temel dallarından biri olan epistemoloji, yani bilgi felsefesi, sistemli bir düşünce alanı hâline gelmiştir.
Epistemoloji, en genel anlamıyla bilginin doğasını, kaynağını, sınırlarını, doğruluğunu ve geçerliliğini araştırır. Öyleyse bizim “Akıl Yolculuğu” dediğimiz şey de insanın bilme yetisini, düşünme gücünü ve gerçeğe ulaşma çabasını anlamaya yönelik bir yolculuk değil midir?
Epistemoloji sözcüğü, Eski Yunancada bilgi anlamına gelen epistēmē ile söz, açıklama veya akıl yürütme anlamları taşıyan logos sözcükleriyle ilişkilidir. Bu iki kavramın birleşmesiyle oluşan epistemoloji, bilgiyi konu edinen felsefe alanını ifade eder.
Benim “Akıl Yolculuğu” dediğim de tam olarak budur: Epistemolojinin düşünce dünyasında yol alarak insanın bilme serüvenini, aklın imkânlarını ve bilginin sınırlarını anlamaya çalışmak.
Hiçbir bilimsel alanı diğer bilgi alanlarından bütünüyle bağımsız düşünemeyiz. Bilimler, farklı yöntemlerle çalışsalar da birbirleriyle ilişki içindedir. İnsanlığın bilgi birikimini geliştirme çabası, yalnızca yeni bilgiler elde etmeyi değil, elde edilen bilgilerin doğruluğunu sorgulamayı da gerektirir. Bu çabanın temelinde, insanın ve evrenin gerçekliğini daha iyi anlama isteği yatar.
Burada karşımıza önemli bir sorun çıkıyor: Bilginin kaynağını, sınırlarını, doğruluğunu ve geçerliliğini araştıran epistemolojiyi yalnızca bilginin nereden geldiğiyle ve özne-nesne ilişkisiyle sınırlandırmak yeterli midir?
Elbette hayır. Çünkü bilgi, yalnızca bir şeyi bilmekten ibaret değildir. Neyi bildiğimizi, nasıl bildiğimizi, bildiklerimizin ne ölçüde doğru olduğunu ve bu doğruluğu hangi ölçütlerle değerlendirdiğimizi de sorgulamak zorundayız. Bilimin ilerlemesi, bu sorgulamaların ortaya çıkardığı yeni sorularla da yakından ilişkilidir.
İngiliz filozof John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde insan zihninin yapısını ve bilme yetisini araştırmaya büyük önem vermiştir. Locke'un yaklaşımından hareketle şu soruyu sorabiliriz: İnsan, Tanrı, evren, yaratılış, ruh ve madde ilişkisi gibi konularda kesin yargılara varmadan önce, kendi bilme yetisinin sınırlarını araştırmalı değil midir?
İnsanın zihninin nasıl işlediğini, hangi yollarla bilgi edindiğini ve neleri bilip neleri bilemeyeceğini anlaması, düşünce dünyasının temel sorunlarından biridir. Bilginin kaynağını ve sınırlarını araştırmak, insanın evreni ve kendisini anlama çabasına da ışık tutar.
İşte epistemolojinin önümüze koyduğu temel sorular burada başlıyor:
• Neyi bilebiliriz? Bilgimizin sınırları nerede başlar, nerede biter?
• Nesneleri oldukları gibi mi, yoksa bize göründükleri biçimiyle mi biliriz?
• Bilginin kaynağı aklımız mıdır, duyularımız mıdır, yoksa deneyimlerimiz midir?
• Deneyimden önce sahip olduğumuz bilgiler var mıdır?
• Doğruluk nedir? Bir bilginin doğru olduğuna hangi ölçütlerle karar veririz?
• Zihnimizde oluşan bilgilerle dış dünyadaki gerçeklik arasında nasıl bir ilişki vardır?
Bu soruları biraz daha açabiliriz.
Birincisi: Bilginin kaynağı zihnimiz midir, yoksa duyum ve algılarımız mıdır? Akılcılık ile deneycilik arasındaki tartışmanın temelinde bu soru yer alır.İkincisi: Doğru bilgi, nesneye uygun bilgi olarak kabul ediliyorsa, bu uygunluğu nasıl denetleyebiliriz? Bir düşüncenin doğru olduğuna karar verirken hangi ölçütlerden yararlanırız?
Üçüncüsü: Bilgi yalnızca deneyime mi dayanır, yoksa deneyimin ötesine geçen bilgi biçimleri de var mıdır? İnsan aklının deneyimden bağımsız olarak ulaşabileceği bilgiler bulunabilir mi?
Dördüncüsü: Duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi mi yansıtır, yoksa nesnelerden aldığımız izlenimleri mi aktarır? Gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz şeylerle dış dünyadaki gerçeklik her zaman örtüşür mü?
Beşincisi: Duyum ve algılarımız, nesneleri tanımamızı sağlarken kişisel deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve bakış açımızdan da etkilenir mi? Aynı olaya tanık olan iki insanın farklı sonuçlara ulaşması, bu soruyu daha da önemli hâle getirmez mi?
İşte bütün bu sorular, insanın yalnızca bilgi edinmekle yetinmemesi gerektiğini gösteriyor. İnsan, bildiklerini sorgulamalı; düşüncelerini aklın ve deneyimin süzgecinden geçirmeli; gerektiğinde kendi doğrularını yeniden değerlendirebilmelidir.
Elbette “Akıl Yolculuğumuz’’ bu yazıda ele aldığımız konularla sınırlı değil. Bugün, bu uzun yolculuğun yalnızca kısa bir bölümüne değinebildik.
Önümüzde daha nice sorular, tartışmalar ve düşünce durakları var. Bilginin kaynağından doğruluğuna, aklın gücünden insanın evren karşısındaki konumuna kadar uzanan bu yolculukta birlikte düşünmeye, birlikte sorgulamaya devam edeceğiz.
Çünkü akıl, yalnızca cevapları bulmak için değil, doğru soruları sorabilmek için de vardır.