Türkiye uzun zamandır yalnızca ekonomik ya da dış politika krizleriyle değil, hukuk devleti anlayışına ilişkin derin tartışmalarla da karşı karşıya. Son dönemde belediyelere yönelik operasyonlar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar bu tartışmayı yeniden ülkenin en önemli gündemi hâline getirdi. Elbette hiçbir kamu görevlisi hukukun üzerinde değildir. Suç işleyen kim olursa olsun bağımsız mahkemeler önünde hesap vermelidir. Ancak aynı ölçüde önemli olan bir başka ilke daha vardır: Hukukun tarafsız görünmesi kadar tarafsız uygulanması.
Toplumun önemli bir kesiminde oluşan algı, yargı süreçlerinin ağırlıklı olarak muhalefet belediyelerine yöneldiği yönündedir. İster doğru ister yanlış olsun, demokratik sistemlerde bu algının oluşması bile başlı başına ciddi bir sorundur. Çünkü adalet yalnızca dağıtılmakla kalmamalı, dağıtıldığına da toplum ikna olmalıdır.
Hukuk devletinin temel taşı, seçilmişlerin de atanmışların da aynı kurallara tabi olmasıdır. Eğer vatandaş, aynı fiilin farklı siyasi kimliklere göre farklı sonuçlar doğurduğuna inanıyorsa, o ülkede yalnızca yargıya değil devlete olan güven de aşınmaya başlar.
Daha da önemlisi, sandıkta verilen milyonlarca oyun temsil ettiği iradenin ancak kesinleşmiş hukuki süreçlerle sınırlandırılması gerekir. Seçilmiş bir belediye başkanının görevden alınması ya da uzun süre görev yapamaz hâle gelmesi, yalnızca bir kişinin değil, ona oy veren vatandaşların temsil hakkını da etkiler. Bu nedenle bu tür işlemler hem hukuken hem de kamuoyu vicdanında son derece güçlü gerekçelere dayanmalıdır.
Bugünkü tartışmaların bir diğer boyutu ise siyasal İslam ve demokrasi ilişkisidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dini değerlerle siyaset yapan herkesin aynı anlayışı temsil etmediğidir. İslam'ın adalet, ehliyet, istişare ve kul hakkı gibi temel ilkeleri evrensel hukuk değerleriyle birçok ortak zemine sahiptir. Ancak dini referansları kullanan siyasi hareketler, eğer devlet gücünü muhalefeti bastırmak için kullanıyor görüntüsü veriyorsa, bu yalnızca demokrasiye değil, temsil ettiğini iddia ettiği dini değerlere de zarar verir.
Kur'an'da, "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır." (Maide 8) buyurulur. Bu ayet yalnızca bireyleri değil, yönetenleri de bağlayan evrensel bir ilkedir. Adalet dosta uygulanınca değil, rakibe uygulandığında gerçek anlamını bulur.
İslam tarihinde de Hz. Ömer'in devlet başkanı olmasına rağmen mahkemede sıradan bir vatandaşla aynı safta yargılanması, yöneticinin hukukun üstünde olmadığını gösteren en güçlü örneklerden biridir. Bugün Müslüman kimliğiyle siyaset yaptığını söyleyen herkes için esas ölçü de budur: Güçlü olduğu zaman adaleti koruyabilmek.
Öte yandan muhalefetin de aynı sınavla karşı karşıya olduğu unutulmamalıdır. Eğer yarın iktidar değiştiğinde bugünkü yöntemlerin benzerleri farklı siyasi görüşlere uygulanırsa, Türkiye yalnızca aktörlerini değiştirmiş olur; adalet sistemini değil. İntikam üzerine kurulan siyaset hiçbir topluma huzur getirmemiştir.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni mağdurlar üretmek değildir. Türkiye'nin ihtiyacı, hangi partiye oy vermiş olursa olsun herkesin aynı mahkemeye aynı güvenle bakabildiği bir hukuk düzenidir. Çünkü bugün alkışlanan hukuksuzluk, yarın alkışlayanın da kapısını çalabilir.
Devletin gücü muhaliflerini susturabilmesinde değil, en sert muhalifine bile adaletle davranabilmesinde ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca seçim kazanmak değildir; seçimle gelenin hukukla sınırlandırıldığı, hukukun ise siyasetin gölgesinden çıkarıldığı bir düzendir.
Bugün yapılması gereken, kutuplaşmayı derinleştirecek söylemler yerine hukukun üstünlüğünü güçlendirecek reformları konuşmaktır. Güçlü devlet, güçlü liderlerden önce güçlü kurumlara dayanır. Güçlü kurumların temeli ise bağımsız yargı, özgür medya, hesap verebilir yönetim ve eşit vatandaşlıktır.
Türkiye'nin geleceği ne korkuyla ne de rövanş duygusuyla inşa edilebilir. Kalıcı istikrarın yolu, hukukun herkese aynı mesafede durduğu, siyasi rekabetin sandıkta yapıldığı ve adaletin hiçbir ideolojinin gölgesinde kalmadığı bir demokratik düzenden geçmektedir.
Çünkü adalet kaybedildiğinde, kazanan hiçbir zaman gerçekten kazanmış olmaz