Erkan Akan

ÖZÜNE DÖN: İNSAN KENDİNİ KAYBEDİNCE NEYİ KAZANIR?

Erkan Akan

Tasavvuf, irfan, aşk ve insanın kendine yolculuğu üzerine…

İnsan, ömrünü çoğu zaman kendisi olmak için değil, başkalarının gözünde bir yere sahip olmak için tüketiyor. Daha çok tanınmak, daha fazla kazanmak, daha yüksek makamlara ulaşmak, sözünü herkese duyurmak ve nihayetinde birilerinin takdirine mazhar olmak istiyor. Fakat bütün bu koşuşturmanın ortasında, belki de kendisine sorması gereken en mühim soruyu unutuyor:

Ben, bütün bunlardan önce kimdim?

İşte insanın asıl yolculuğu, bu soruyla başlar.

Çünkü insanın kendisinden uzaklaşması bazen bir şehrin kalabalığında, bazen bir makamın gölgesinde, bazen de haklı görünme arzusunun ardında gerçekleşir. Kimi zaman dünyayı kazanırken gönlünü kaybeder; kimi zaman herkese kendisini anlatmaya çalışırken kendi hakikatine sağırlaşır. Dışarıdan bakıldığında büyür, içeriden bakıldığında eksilir.

Oysa tasavvufun insana hatırlattığı kadim bir hakikat vardır: İnsan, kendisini bulmak için her zaman yeni bir şey kazanmak zorunda değildir. Bazen fazlalıklarından arınması, bazen nefsinin gürültüsünü susturması, bazen de yıllardır sıkı sıkıya sarıldığı benliğinin kabuğunu kırması gerekir.

Özüne dönmek, geçmişteki hâline dönmek değil; hakikatinden uzaklaştıran perdeleri fark etmektir.

İbnü’l-Arabî’nin Aynasında İnsan

Tasavvuf düşüncesinin en derin isimlerinden biri olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî (1165-1240), insanın hakikatini anlamaya yönelik düşünceleriyle bu yolculuğa farklı bir derinlik kazandırır. Onun özellikle Fusûsü’l-Hikem ve el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye adlı eserlerinde insan, yalnızca biyolojik bir varlık ya da toplumsal bir kimlik değildir; ilâhî isimlerin ve mânaların anlaşılmasına imkân veren özel bir varoluşa sahiptir.

İbnü’l-Arabî’nin Âdem bahsinde kullandığı ayna tasviri, bugünün insanına da söylenecek çok şey taşır. Âlem, cilalanmayı bekleyen bir ayna; insan ise bu aynanın mânasını taşıyan bir varlık olarak düşünülür. Ayna bulanıksa görüntü de bulanıklaşır. Fakat burada mesele, insanın kendi nefsini yüceltmesi değil, kendisinde görüneni yalnızca kendisinden bilmemeyi öğrenmesidir.

İnsanın özü üzerine düşünürken tam da bu noktada durmak gerekir.

Çünkü kendini bilmek, kendini kusursuz sanmak değildir. Aksine, kendi eksikliğini görebilmek, niyetlerinin ardındaki gizli beklentileri fark etmek, iyilik yaparken bile nefsin alkış arayabileceğini kabul etmektir. İnsan bazen en güzel sözlerinin arkasına kibir saklar; bazen hizmet ettiğini düşünürken hükmetmek ister; bazen hakikati savunduğunu söylerken yalnızca kendi fikrinin kazanmasını arzular.

İrfan, insanın başkalarındaki kusurları sayma kabiliyeti değil, kendi içindeki karanlığa dürüstçe bakabilme cesaretidir.

Ne var ki insan, kendi karanlığını görmek yerine başkasının gölgesini büyütmeyi tercih eder. Kusurunu izah eder, hatasını gerekçelendirir, öfkesini haklılaştırır. Sonra da neden gönlünün daraldığını, neden huzurunun eksildiğini anlamaya çalışır.

Belki de asıl mesele şudur: İnsan, kendisini savunmayı öğrendiği kadar kendisini sorgulamayı da öğrenmelidir.

Özüne Dönüşün İlk Şartı: Nefsi Tanımak

Tasavvuf geleneğinde nefis, insanın terbiye edilmesi, arındırılması ve hakikat karşısında haddini bilmesi gereken yönü olarak ele alınır. Bu sebeple insanın kendisine dönüşü, her arzusunu yerine getirmesiyle değil, arzularının kendisini nereye sürüklediğini anlamasıyla başlar.

İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde insanın kendi hakikatini bilmesi, Rabbini tanıma meselesinden ayrı düşünülemez. Ancak bu düşünceyi, insanın Allah’ın zatını bütünüyle kavrayabileceği şeklinde anlamak doğru değildir. Buradaki esas, insanın kendi varlığını, acziyetini, muhtaçlığını ve yaratılmışlığını idrak etmesidir.

İnsan kendisini tanıdıkça her şeyin merkezinde bulunmadığını anlar. Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını, her yanlış anlaşılmayı düzeltmesinin gerekmediğini, her insanın gönlünde aynı yere sahip olamayacağını öğrenir.

Ve belki de en mühimi, herkesin kendisini anlamasını beklemekten vazgeçer.

Çünkü olgunluk, insanın kendisini herkese ispatlaması değil, hakikatini başkalarının kanaatlerine teslim etmemesidir.

Bir düşünün: İnsan neden sürekli haklı çıkmak ister? Neden bir başkasının övgüsüyle yükselirken eleştirisiyle yıkılır? Neden kendisine yöneltilen küçük bir itirazı bile bazen şahsiyetine yapılmış büyük bir saldırı sayar?

Bütün bu soruların cevabı, çoğu zaman insanın kendisini olduğundan büyük görmesinde yahut başkalarının gözündeki değerine gereğinden fazla bağlanmasında saklıdır.

Özüne dönen insan ise kendisini küçültmez; kendisini doğru yere koyar. Kulluğunu bilir, haddini bilir, kıymetini bilir. Ne başkasının alkışıyla büyür ne de başkasının ihmaliyle yok olur.

Aşk: İnsanı Kendinden Kurtaran Ateş

İnsanın özüne dönüşü yalnızca düşünceyle gerçekleşmez. Zira insan, hakikati bazen bilir ama bildiği gibi yaşayamaz. Doğrunun ne olduğunu görür, fakat öfkesine yenilir. Merhametin kıymetini bilir, fakat gururuna dokunulduğunda merhameti unutur. Affetmenin güzelliğini anlatır, fakat kendi incinmişliğinin esiri olur.

İşte burada aşk ve irfan devreye girer.

Tasavvufta aşk, yalnızca bir duygu yoğunluğu yahut bir başkasına duyulan özlem değildir. İlâhî aşk, insanın varlığını, niyetini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştüren bir yöneliş olarak ele alınır.

İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye adlı eserinde aşkı ve sevginin farklı mertebelerini ele alır. Onun yaklaşımında aşk, insanın yalnızca sevdiğine sahip olma arzusuna indirgenemez; sevilenin hakikatini tanımak ve ona karşı sorumluluk kazanmak da bu yolculuğun bir parçasıdır.

Burada insanın kendisine sorması gereken bir başka soru belirir:

Ben gerçekten seviyor muyum, yoksa sevdiğim şeyin bana verdiği hissi mi seviyorum?

Bir insanı sevdiğimizi söylerken onun iradesine saygı göstermiyorsak, sevgimizin içine sahiplenme karışmış olabilir. Bir dosta iyilik yaparken karşılığında vefa bekliyorsak, iyiliğimizin içinde gizli bir hesap bulunabilir. Allah’a yakınlık ararken yalnızca insanların bizi dindar bilmesini istiyorsak, ibadetimizin yanına nefsin beklentileri yerleşmiş olabilir.

Bunları fark etmek, insanı ümitsizliğe değil, samimiyete çağırır.

Aşk, insanı kendisinden nefret ettiren değil, kendisine dair putlaştırdığı tasavvurları kıran bir ateştir. İnsanın içindeki kibri yakar, merhametini büyütür, başkasının acısına karşı duyarsız kalmasını zorlaştırır.

İrfan ise bu ateşin başıboş bir duyguya dönüşmesine engel olur; aşka istikamet, davranışa ölçü, bilgiye derinlik kazandırır.

Çünkü aşkın olgunluğu, dildeki coşkudan önce ahlâkta görünür.

Bir insanın gönlü gerçekten genişliyorsa dili yumuşar, öfkesi dizginlenir, merhameti artar. Herkesi kendisi gibi düşünmeye zorlamaz. Bilmediği konuda susabilmeyi, yanıldığında özür dilemeyi, gücü yettiği hâlde incitmemeyi öğrenir.

Aşkın irfana dönüştüğü yer, tam da burasıdır.

Kendine Dönmek, Dünyadan Kaçmak Değildir

Özüne dönmek, insanlardan uzaklaşmak, sorumlulukları terk etmek yahut hayatın içinden çekilmek anlamına gelmez. Tasavvufî olgunluk, dünyayı bütünüyle reddetmekten ziyade dünyayla kurulan ilişkinin mahiyetini sorgulamayı gerektirir.

İnsan çalışabilir, kazanabilir, makam sahibi olabilir, sevebilir, mücadele edebilir. Mesele bunların hangisine sahip olduğu kadar, sahip olduklarının onun gönlünde hangi yeri işgal ettiğidir.

Mal insanın elinde bir imkânken kalbinde bir efendiye dönüşüyorsa, orada bir sorun vardır. Makam hizmetin vasıtasıyken üstünlük iddiasının kaynağı oluyorsa, orada nefis kendisine yeni bir taht kurmuştur. Bilgi insanı tevazuya götürmek yerine başkalarını küçümsemeye götürüyorsa, o bilgi henüz irfanın ahlâkına kavuşamamıştır.

İbnü’l-Arabî’nin insan anlayışındaki insân-ı kâmil fikri, bu bağlamda önemlidir. Bu kavram, yalnızca çok şey bilen yahut olağanüstü hâller yaşadığı düşünülen kişiyi değil, insanî varoluşun imkânlarını ve ilâhî isimlerin mânalarını ahlâkî ve manevî bir bütünlük içinde yansıtan insan idealini ifade eder.

Böyle bakıldığında insanın büyüklüğü, başkaları üzerinde kurduğu hâkimiyette değil, kendi nefsine karşı kazandığı olgunlukta aranır.

Öyleyse asıl soru, kaç kişiye söz geçirdiğimiz değil, nefsimizin hangi arzularına söz geçirebildiğimizdir.

Kaç insanın bizi tanıdığı değil, kaç insanın yükünü hafifletebildiğimizdir.

Ne kadar konuştuğumuz değil, konuştuğumuz sözün ne kadarını yaşayabildiğimizdir.

Ve en nihayetinde, ne kadar bildiğimiz değil, bildiklerimizin bizi ne kadar insanlaştırdığıdır.

Özüne Dön: Gönlünün Kapısını Yeniden Çal

Belki de bugün insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni bir kimlik inşa etmek değil, hakikatinden uzaklaştıran kimliklerin yükünü hafifletmektir.

Herkesin gözünde güçlü görünmek zorunda değilsin. Her tartışmada galip gelmek, her eleştiriye cevap vermek, her kalpte yer edinmek zorunda da değilsin. İnsan olmanın içinde yanılmak, eksilmek, incinmek ve yeniden doğrulmak vardır.

Fakat bütün bunların arasında kendine karşı dürüst kalmak zorundasın.

Bir gün sessizce kendinle baş başa kal. Kimseye anlatamayacağın korkularını, itiraf etmekten kaçındığın kusurlarını, başkalarından bekleyip kendine yakıştıramadığın davranışlarını düşün. Sonra kendine düşman olmadan, fakat kendini de aldatmadan sor:

Ben hangi noktada özümden uzaklaştım?

Belki bir kırgınlık seni katılaştırdı. Belki bir başarı seni değiştirdi. Belki yıllarca haklı olmak için uğraşırken merhametini ihmal ettin. Belki de başkalarına yetişmeye çalışırken kendi gönlünün sesini duyamaz oldun.

Sebep ne olursa olsun, dönüş mümkündür.

Bir özürle, bir tövbeyle, bir iyilikle, bir sessizlikle, bir duayla başlayabilir. Kimi zaman bir insanın gönlünü almak, yıllarca okunan kitapların öğretemediği bir hakikati öğretir. Kimi zaman kimsenin görmediği bir iyilik, insanın kendi nefsine karşı kazandığı en büyük zafer olur.

Unutma: İrfan, insanın kendisi hakkında çok şey söylemesi değil, kendisiyle ilgili hakikati taşıyabilecek bir gönle kavuşmasıdır.

İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinden hareketle söyleyecek olursak, insan kendisini tanımaya yöneldikçe varlığının yalnızca kendisinden ibaret olmadığını, muhtaçlığını ve kulluğunu daha derinden kavrar. Aşk bu kavrayışı gönülde canlı tutar; irfan ise onu idrake ve ahlâka dönüştürür.

Belki de bütün mesele, aradığımız hakikatin uzaklarda olduğunu sanmamızdır. Oysa yol, insanın kendi içine dönmesiyle başlar; fakat orada kapanmaz. Kendini tanıyan, başkasını daha dikkatli dinler. Kendi aczini bilen, başkasının kusuruna daha merhametli yaklaşır. Rabbine yakınlık arayan, yaratılmışlara karşı sorumluluğunu daha ciddiye alır.

Özüne dönmek, dünyaya sırt çevirmek değil; dünyada ne için bulunduğunu yeniden hatırlamaktır.

Gel, biraz yavaşla. Biraz sus. Biraz dinle. Nefsinin sana anlattığı hikâyeyle hakikatin sana gösterdiği arasındaki farkı görmeye çalış.

Çünkü bazen insanın en uzun yolculuğu, kendisine attığı birkaç samimi adımdan ibarettir.

Ve belki de gönlün en sahici duası şudur:

Allah’ım! Beni insanların gözünde büyütmekten önce kendi nefsimin esaretinden kurtar. Bildiklerimi irfana, sevdiklerimi merhamete, ibadetimi ihlâsa, ömrümü hayra dönüştür. Beni kendimden uzaklaştıran ne varsa fark etmeyi, hakikate yaklaştıran ne varsa ona sarılmayı nasip et.

Özüne dön. Çünkü insanın kendine yolculuğu, hakikate yönelişinin en sessiz başlangıcıdır.

Erkan Can Akan 
Aile Danışmanı -Yazar ????

KAYNAKÇA

1. İbnü’l-Arabî, Muhyiddin. Fusûsü’l-Hikem. Özellikle Âdem bahsi ve insanın hakikati üzerine bölümler.

2. İbnü’l-Arabî, Muhyiddin. el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye. Aşk, mârifet, insanın hakikati ve manevî mertebelerle ilgili bahisler.

3. Chittick, William C. The Sufi Path of Knowledge: Ibn al-‘Arabi’s Metaphysics of Imagination. Albany: State University of New York Press, 1989.

4. Chittick, William C. The Self-Disclosure of God: Principles of Ibn al-‘Arabi’s Cosmology. Albany: State University of New York Press, 1998.

5. Kılıç, Mahmud Erol. “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” ve “Fusûsü’l-Hikem” maddeleri. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.

Yazarın Diğer Yazıları