Bencillik başka, hakkını bilmek başkadır.
Cömertlik başka, kendini tüketmek başkadır.
Toplum olarak zaman zaman güzel ahlâk ile kendinden vazgeçmeyi birbirine karıştırıyoruz.
“İyi insan hep verir.”
“Fedakâr insan hiçbir şey istemez.”
“Karşılık beklemek bencilliktir.”
“İnsan kendisini değil, başkasını düşünmelidir.”
Bu cümlelerin ilk bakışta güzel bir tarafı var. Fakat mesele biraz daha derin düşünüldüğünde karşımıza önemli bir gerçek çıkıyor:
İslam insana sadece vermeyi değil, ölçülü yaşamayı öğretir.
Çünkü insanın kendisinin de hakkı vardır.
Ailesinin hakkı vardır.
Eşinin, çocuklarının, anne-babasının hakkı vardır.
Çalışanın emeğinin hakkı vardır.
Toplumun hakkı vardır.
Ve bütün bunların üzerinde Allah'ın koyduğu sınırlar vardır.
Kur'an-ı Kerim, Rahmân'ın kullarını anlatırken şöyle bir ölçü ortaya koyar:
«“Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik; ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar.”»
(Furkân, 25/67)
Burada dikkat çekici olan şudur:
Kur'an bize yalnızca “verin” demiyor.
“Dengeli olun” diyor.
Ne savurganlık…
Ne cimrilik…
Ne kendini tamamen tüketmek…
Ne de elindeki imkânı sadece kendine saklamak…
İslam'ın ortaya koyduğu anlayış ölçüdür.
---
ALMAK BENCİLLİK MİDİR?
Hayır.
İnsanın ihtiyacını karşılaması, emeğinin karşılığını istemesi, hakkını alması veya kendisine yapılan iyiliği kabul etmesi tek başına bencillik değildir.
Bencillik, insanın başkasının hakkını hiçe sayarak yalnızca kendisini düşünmesidir.
Hakkını almak ise farklıdır.
Bir insan çalışıyor ve emeğinin karşılığını istiyorsa bu bencillik değildir.
Bir insan ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için kazancını kullanıyorsa bu bencillik değildir.
Bir insan başkasına yardım ederken kendi temel ihtiyaçlarını da gözetiyorsa bu bencillik değildir.
Hatta İslam'ın ekonomik ve ailevi düzeninde kişinin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi önemlidir.
Resûlullah'ın (s.a.v.) ailesine yapılan harcamayı, Allah'ın rızası gözetildiğinde sadaka sevabına vesile olan bir amel olarak nitelendirdiği sahih hadislerde açıkça görülmektedir.
Demek ki mesele sadece “vermek” değildir.
Nereye verdiğin, ne kadar verdiğin, kimi öncelediğin ve geride bıraktığın sorumluluklar da önemlidir.
---
VERMEK HER ZAMAN FEDAKÂRLIK, ALMAK HER ZAMAN BENCİLLİK DEĞİLDİR
Bazen toplumda şöyle bir anlayış oluşuyor:
“Ben hiçbir şey istemeyeyim.”
“Ben hep fedakârlık yapayım.”
“Benim ihtiyacım önemli değil.”
“Karşılığını beklemeyeyim.”
Elbette karşılık beklemeden yapılan iyilik çok değerlidir.
Fakat insanın kendisini sürekli ihmal etmesi de her zaman erdem değildir.
Çünkü kendisine karşı sorumlulukları olan bir insanın, başkalarına karşı sorumluluklarını yerine getirebilmesi için önce ayakta kalabilmesi gerekir.
Bir baba kendisini tamamen tüketirse ailesine nasıl bakacak?
Bir anne kendi ihtiyaçlarını sürekli yok sayarsa ailesine nasıl sağlıklı şekilde destek olacak?
Bir çalışan emeğinin karşılığını sürekli almadan çalışırsa bu düzen nasıl sürdürülecek?
Bir toplumda herkes yalnızca vermeye zorlanır, fakat hiç kimsenin hakkı ve emeği korunmazsa orada adalet değil, dengesizlik ortaya çıkar.
---
İSLAM'IN ÖĞRETTİĞİ ŞEY: DENGE
İslam ne kapitalist anlamda “sadece kendini düşün” anlayışını benimser ne de insanın bütün şahsî ihtiyaçlarını yok saymasını ister.
İslam'ın yaklaşımı daha dengelidir:
Kendine karşı sorumluluğun var.
Ailene karşı sorumluluğun var.
Topluma karşı sorumluluğun var.
Allah'a karşı sorumluluğun var.
Bunların hiçbirini diğerinin yerine koymadan bir denge kurmak gerekir.
Kur'an'ın “israf” ile “cimrilik” arasında bir denge ortaya koyması da bunun en açık örneklerinden biridir. Kur'an Yolu tefsirinde bu denge, kişinin gereken yerlere gerektiği kadar harcama yapması şeklinde açıklanmaktadır.
Yani:
Her şeyi kendine ayırmak doğru değildir.
Ama
kendini tamamen yok saymak da İslam'ın istediği ideal değildir.
---
ALMAK VE VERMEK TOPLUMSAL BİR DENGEDİR
Bir toplum yalnızca alanlardan oluşamaz.
Ama yalnızca verenlerden de oluşamaz.
Çünkü hayat bir alışveriş ve dayanışma düzenidir.
Çiftçi üretir.
İşçi emek verir.
Esnaf hizmet sunar.
Öğretmen bilgisini aktarır.
Doktor şifa vesilesi olur.
Sanatkâr eser ortaya koyar.
Ve bütün bunların karşılığında bir değer alışverişi gerçekleşir.
Burada emeğin karşılığını almak, insanın değerini paraya indirgemesi anlamına gelmez.
Tam tersine, emeğin karşılığını vermek de toplumsal adaletin bir parçasıdır.
Bu yüzden “Ben hiçbir şey istememeliyim.” düşüncesini her durumda ahlâkî üstünlük olarak görmek doğru değildir.
Bazen hakkını istememek, başkasının haksızlığını normalleştirmeye bile dönüşebilir.
---
PEKİ SINIR NEREDE?
Asıl mesele burada başlıyor.
Almak helâldir diye sınırsız almak doğru değildir.
Vermek sevaptır diye sınırsız vermek de her zaman doğru değildir.
Sınır; hak, ihtiyaç, imkân, niyet ve adalet ile belirlenir.
Bir insan ihtiyacından fazlasını başkasının hakkı pahasına alıyorsa burada problem vardır.
Bir insan elindeki imkân varken paylaşmaktan kaçınıyorsa burada cimrilik vardır.
Bir insan yardım adı altında ailesini mağdur ediyorsa burada ölçü problemi vardır.
Bir insan “fedakârlık” adı altında kendisini sürekli sömürtüyorsa burada sağlıklı bir denge yoktur.
Dolayısıyla İslam'ın ölçüsü şudur:
Ne kendini putlaştır, ne kendini yok say.
---
HAKKINI BİLMEK BENCİLLİK DEĞİLDİR
Bencillik ile özsaygı arasındaki çizgiyi iyi anlamamız gerekiyor.
“Benim de hakkım var.” demek bencillik değildir.
“Ben de dinlenebilirim.” demek bencillik değildir.
“Emeğimin karşılığını almak istiyorum.” demek bencillik değildir.
“Benim de ihtiyaçlarım var.” demek bencillik değildir.
Bencillik;
“Sadece benim hakkım var.”
diyebilmektir.
Adalet ise;
“Benim de hakkım var, senin de hakkın var.”
diyebilmektir.
İşte İslam'ın istediği anlayış budur.
---
SONUÇ: AHLAKIN ÖLÇÜSÜ, KENDİNİ YOK ETMEK DEĞİL; HAKKI GÖZETMEKTİR
İslam'ın bize öğrettiği güzel ahlâk, insanın kendisini değersiz görmesi değildir.
İslam;
verirken samimi olmayı,
alırken adil olmayı,
harcarken ölçülü olmayı,
isterken hakkaniyetli olmayı,
yardım ederken sorumlulukları unutmamayı,
kendini düşünürken başkasını ezmemeyi öğretir.
Resûlullah'ın (s.a.v.) ailesine yapılan harcamayı, Allah rızası gözetildiğinde sadaka olarak değerlendirmesi de bize önemli bir ölçü verir.
Öyleyse mesele “Ben ne kadar verebilirim?” sorusundan ibaret değildir.
Bazen sorulması gereken soru şudur:
“Ben verirken kimin hakkını ihmal ediyorum?”
Ve bazen:
“Ben alırken kimin hakkını çiğniyorum?”
İşte gerçek denge burada başlar.
Çünkü alma–verme dengesi bencillik değil; hakkaniyetin, sorumluluğun ve sağlıklı toplum düzeninin bir gereğidir.
İnsan yalnızca vermek için yaratılmadı.
Yalnızca almak için de yaratılmadı.
İnsan; hakkı gözetmek, emaneti taşımak, nimetle imtihan olmak ve elinden geldiğince adil yaşamaktır.
Kaynakça
1. Kur'an-ı Kerîm, Furkân Sûresi, 67. âyet.
2. Kur'an-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 219. âyet.
3. Kur'an-ı Kerîm, İsrâ Sûresi, 26-29. âyetler.
4. Sahîh-i Buhârî, Îmân, 41; Hadis no: 55 — Aileye Allah rızası gözetilerek yapılan harcamanın sadaka olması.
5. Sahîh-i Buhârî, Nafakât, 1; Hadis no: 5351 — Aile için yapılan harcamanın sadaka oluşu.
6. Sahîh-i Buhârî, Nafakât, 2; Hadis no: 5355 — Nafaka ve öncelikle bakmakla yükümlü olunan kimselerin gözetilmesi.
7. Kur'an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı, Furkân Sûresi 67. âyet tefsiri.
Erkan Can Akan
Aile Danışmanı- Yazar