İnsanın bu dünyada yalnızca yaşamak için yaşamaması gerekir. Bir gayesi olmalı insanın… Uğruna yorulacağı, gecesini gündüzüne katacağı, gerektiğinde konforundan vazgeçeceği bir davası olmalı.
Çünkü emek verilmemiş bir hayat, çoğu zaman iz bırakmadan geçip gider.
Bir şeyler elde etmek istiyorsan ter dökeceksin. Bir idealin varsa bedel ödeyeceksin. Bir davan varsa yeri gelecek yalnız kalmayı göze alacaksın. Zira büyük işler, küçük fedakârlıklarla kurulmaz.
Bugün birçok insanın en büyük problemi, neye hizmet ettiğini bilmeden yaşamasıdır. Günler geçiyor, yıllar tükeniyor; fakat insan dönüp kendisine sorduğunda “Ben ne için yaşadım?” sorusuna verecek bir cevabı olmayabiliyor.
Oysa Müslümanın hayatı gayesiz olamaz.
Müslüman, hak ile bâtıl arasında kayıtsız bir seyirci değildir. Müslüman tarafsız olmaz; Müslüman daima hakkın tarafındadır. Fakat burada ince bir çizgi vardır: Hakkın tarafında olmak, bir şahsın veya grubun her yaptığını doğru kabul etmek değildir.
Biz şahısların değil, hakkın yanında dururuz.
Dün sevdiğimiz bir insan bugün haksızlığa düşmüşse, sırf onu seviyoruz diye haksızlığı hakikat ilan edemeyiz. Aynı şekilde dün karşı çıktığımız bir insan bugün doğru bir söz söylüyorsa, sırf onu sevmediğimiz için doğruyu inkâr edemeyiz.
Çünkü bizim ölçümüz insan değil, hakikattir.
Bazen insan sevdiği kişinin yanında dururken yanılabilir. Hatta hak zannettiği bir şeyin aslında haksızlık olduğunu sonradan fark edebilir. Bu, insan olmanın bir parçasıdır. Asıl mesele yanıldığında hakikate dönmeyi bilmektir.
Davası olan insanın en büyük cesareti de burada ortaya çıkar:
Kendi tarafını değil, doğru tarafı savunabilmek.
Bir dava; sloganlardan, güzel sözlerden ve kalabalıklardan ibaret değildir. Dava, insanın hayatına dokunuyorsa davadır. Vaktinden fedakârlık ediyorsan, rahatından vazgeçiyorsan, emek veriyorsan, ter döküyorsan ve gerektiğinde bedel ödüyorsan o dava artık söz olmaktan çıkmış, hayatının bir parçası olmuştur.
Çünkü ter dökülmeyen ideal, çoğu zaman yalnızca hayaldir.
Bir çiftçinin toprağa attığı tohum gibi… Önce toprağı sürer, sonra eker, bekler, yağmuru bekler, güneşi bekler. Günlerce ortada hiçbir şey görünmez. Ama o bilir ki toprağın altında bir emek vardır.
İnsan da böyledir.
Bugün verdiğin emek belki hemen karşılık bulmaz. Bugün savunduğun hakikat belki alkışlanmaz. Bugün uğruna mücadele ettiğin değerler belki seni kalabalıkların önüne değil, yalnızlığın ortasına bırakır.
Ama mesele alkışlanmak değildir.
Mesele, doğru yerde durabilmektir.
Öyleyse kendimize sormalıyız:
Ben ne için yaşıyorum?
Neye emek veriyorum?
Uğruna ter dökeceğim bir gayem var mı?
Haksızlık karşısında susmayacak kadar bir davam var mı?
Ve en önemlisi…
Ben insanların tarafında mıyım, yoksa hakikatin tarafında mı?
Çünkü insanın gerçek değeri, ne kadar konuştuğuyla değil; inandığı hakikat uğruna ne kadar emek verdiğiyle anlaşılır.
Bir gayeniz olsun.
Uğruna yorulacağınız, sabredeceğiniz, düşüp yeniden kalkacağınız bir gayeniz…
Ve bir davanız olsun.
Fakat o dava sizi insanlara değil, Hakk'a bağlasın.
Çünkü biz hakikati sevdiğimiz için insanları severiz; insanları sevdiğimiz için hakikati değiştirmeyiz.
Erkan Can Akan