İnsanın özüne, hakikate ve Rabbine doğru çıktığı sessiz yolculuk…
Bazı sesler vardır, kulakla duyulmaz; gönülde yankılanır. Bazı çağrılar vardır, insanı kalabalıkların ortasında kendi hakikatiyle yüzleştirir. Belki de bütün mesele, ruhumuzun derinliklerinden yükselen o kadim sesi yeniden duyabilmektir.
İnsan, dünyaya gözlerini açtığı günden itibaren bir arayışın içerisindedir. Kimi zaman mutluluğu malda, kimi zaman makamda, kimi zaman şöhrette, kimi zaman da insanların takdirinde arar. Fakat ne gariptir ki insan, aradığını bulduğunu zannettiği anlarda bile içinde tarif edemediği bir eksiklik hisseder. Çünkü insanın arayışı yalnızca dünyaya ait değildir. Onun ruhunda, yaratılışından gelen daha derin bir özlem vardır.
İşte bu özlem, ruhlar mağarasından gelen çağrıdır.
Kur'an-ı Kerim'de A'râf sûresinin 172. ayetinde anlatılan Elest Bezmi, insanın Rabbine verdiği ahdi hatırlatır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına verilen “Evet, Rabbimizsin” cevabı, insanın yaratılışındaki kulluk hakikatine işaret eder.
Belki de insanın bütün ömrü, o ilk hitabın izini sürmekten ibarettir.
Dünyaya geliriz; isimleri öğrenir, makamları tanır, yolları ezberleriz. Fakat bazen en çok unuttuğumuz şey, kendi ruhumuzun Rabbine duyduğu hasrettir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî'sinin ilk beyitlerinde neyin feryadını anlatır. Ney, kamışlıktan koparılmıştır ve ayrılığın acısıyla inlemektedir. Bu ses, tasavvuf geleneğinde aslından uzak düşen insanın vuslat arzusuna benzetilir.
İnsan da böyledir. Kalabalıklar arasında yaşar, binlerce ses duyar, fakat bazen kendi içindeki sesi işitemez. Oysa gönlünün derinliklerinden bir çağrı yükselir:
“Ey insan! Sen yalnızca yaşamak için değil, hakikati aramak için de yaratıldın.”
Gönül kapısının ardındaki sır
Tasavvuf, insanın kendi nefsini tanıması, kalbini arındırması ve güzel ahlâkla olgunlaşması yolculuğudur. Bu yolculukta ilim rehber, edep azık, sabır yol arkadaşı, muhabbet ise gönlün ışığıdır.
Kur'an-ı Kerim'de, “Bilin ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.” (Ra'd, 13/28) buyrulur.
Kalp, neyle dolarsa insanı ona dönüştürür. Kinle dolarsa karanlık, kibirle dolarsa katılık, merhametle dolarsa güzellik üretir. Bu nedenle tasavvuf büyükleri, kalbin temizliğini mânevî hayatın merkezine yerleştirmişlerdir.
İnsanın en uzun yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur. Çünkü nefsini tanımayan, kusurlarını göremez; kusurlarını göremeyen ise kemale erme yolunda mesafe alamaz.
Rabia el-Adeviyye: Karşılıksız sevginin hikâyesi
Basra'nın gönül sultanlarından Rabia el-Adeviyye, tasavvuf tarihinde ilâhî aşkın sembollerinden biri olarak anılır.
Onun hakkında anlatılan meşhur bir menkıbede, bir elinde ateş, diğer elinde su taşıyarak yürüdüğü rivayet edilir. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, cenneti yakıp cehennemi söndürmek istediğini; böylece insanların Allah'a yalnızca cennet ümidi veya cehennem korkusuyla değil, O'na duydukları hakiki sevgiyle kulluk etmelerini arzuladığını ifade ettiği anlatılır.
Bu menkıbe, tasavvufun en önemli hakikatlerinden birini hatırlatır: İbadet, yalnızca karşılık beklemek değil, kulun Rabbine duyduğu sevgi ve teslimiyetin ifadesidir.
Rabia'nın hayatından çıkaracağımız ders şudur: Allah sevgisi, insanı dünyadan ve insanlardan uzaklaştıran bir duygu değil; onu daha merhametli, daha dürüst ve daha güzel ahlâklı kılan bir terbiyedir.
Bayezid-i Bistâmî: Benlikten arınmanın hikmeti
Tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden Bayezid-i Bistâmî, nefis terbiyesi ve mânevî derinliğiyle tanınır.
Onun hakkında anlatılan menkıbeler, insanın kendi benliğini, kibir ve gururunu aşmadan hakikate ulaşamayacağını vurgular.
Tasavvufta fenâ kavramı, kulun nefsinin bencil iddialarından ve benlik sevdasından arınması şeklinde ele alınır. Bu, insanın kulluğunu unutması değil; aksine kulluğunun farkına varmasıdır.
Çünkü insan kendi büyüklüğüne inandıkça küçülür; haddini ve kulluğunu bildikçe olgunlaşır.
Asıl keramet, insanların gözünde büyümek değil, Allah katında güzel bir kul olabilmektir.
Mevlânâ: Ayrılığın içindeki vuslat
Mevlânâ'nın ney üzerinden anlattığı ayrılık, yalnızca edebî bir anlatım değildir. O, insanın yaratılışından gelen özlemine, hakikati arayışına ve vuslat arzusuna işaret eder.
Neyin feryadı, ayrılığın sesidir. İnsan da bazen her şeye sahip olduğu hâlde bir şeylerin eksikliğini hisseder. Çünkü gönül, geçici olanla yetinmez; kalıcı olanın peşinden gider.
Mevlânâ'nın eserlerinde aşk, insanı dönüştüren bir terbiye yoludur. Bu aşk, insanı kibirden tevazuya, öfkeden merhamete, bencillikten fedakârlığa taşır.
Gerçek aşk, insanın ahlâkında kendisini gösterir. Bir gönlü incitmemek, bir yetimin başını okşamak, bir mazlumun yanında durmak da bu sevginin tezahürlerindendir.
Hacı Bayram-ı Velî: Gönül imarının sırrı
Anadolu irfanının büyük isimlerinden Hacı Bayram-ı Velî, tasavvuf anlayışında ilim, emek, ahlâk ve kulluğun önemini temsil eder.
Onun adı, gönül yetiştirmeyi ve insanı olgunlaştırmayı hatırlatır. Çünkü tasavvuf yalnızca söz söylemek, zikir halkalarında bulunmak veya olağanüstü hâller aramak değildir.
Tasavvuf; komşunun hakkını gözetmek, yetime sahip çıkmak, helal kazanç peşinde koşmak, kul hakkından sakınmak ve insanları incitmemektir.
Bir insan çok konuşabilir, çok kitap okuyabilir, çok ibadet edebilir. Fakat merhameti yoksa, adaleti gözetmiyorsa, başkasının hakkını çiğniyorsa gönül yolculuğunda daha alacağı çok mesafe vardır.
Velîlerin hayatlarında aranması gereken asıl sır, olağanüstü hadiselerden önce güzel ahlâk, ihlâs ve takvadır.
İnsan kendini nerede kaybetti?
Ey insan!
Bir düşün…
En son ne zaman bir secdede gözlerin doldu? En son ne zaman kimsenin bilmediği bir iyilik yaptın? En son ne zaman bir insanın kalbini kırmamak için kendi nefsinden vazgeçtin?
Belki de aradığın mağara uzak dağların ardında değildir. Belki o mağara senin kalbindir.
Belki aradığın ses, yıllardır susturduğun vicdanındır.
Belki de ruhunun özlediği şey; bir secdenin huzuru, annenin duası, babanın alın teri veya gecenin sessizliğinde yaptığın samimi bir tövbedir.
İnsan bazen dünyayı fethetmeye çalışırken kendi gönlünü kaybeder. Makam sahibi olur ama huzur sahibi olamaz. Herkes tarafından tanınır ama kendisini tanıyamaz. Binlerce insanla konuşur ama Rabbiyle baş başa kalmayı unutur.
Oysa insanın hakikate yürüyüşünde ilimden, edepten, sünnetten ve güzel ahlâktan ayrılmaması gerekir.
Velâyet, insanüstü görünmek değil, kulluğun hakkını vermektir. Keramet, insanların hayranlığını kazanmak değil, Allah'ın rızasını aramaktır.
Son çağrı: Ey gönül, uyan!
Ey gönül!
Daha ne kadar dünya telaşının peşinden koşacaksın? Daha ne kadar geçici olanı kalıcı sanacaksın?
Bir gün bütün sesler susacak. Bütün makamlar geride kalacak. Bütün unvanlar toprağın üzerinde sessizleşecek.
Geriye yalnızca Allah'a kulluğumuz, yaptığımız ameller ve ardımızda bıraktığımız güzel izler kalacak.
Öyleyse gel, gönlümüzü yeniden inşa edelim.
Bir Kur'an sayfasıyla başlayalım. Bir tövbeyle arınalım. Bir yetimin başını okşayalım. Bir gönül alalım. Bir kırgınlığı giderelim. Bir insanın duasında yer bulalım.
Çünkü insanın en büyük mirası, ardında bıraktığı mal değil; gönüllerde bıraktığı iyiliktir.
Ve şimdi ruhlar mağarasından bir çağrı daha yükseliyor:
“Ey yolcu! Geldiğin yeri unutma. Kime ait olduğunu unutma. Nereye döneceğini unutma. Dünya bir konak, ömür bir misafirlik, ölüm ise kaçınılmaz bir hakikattir. Hazırlığını yap; çünkü asıl yolculuk Rabbinedir.”
Rabbimiz bizleri sözü güzel, özü temiz, kalbi ihlâslı, ilmiyle amel eden, ameliyle örnek olan kullarından eylesin. Gönüllerimizi kin ve kibirden, hayatlarımızı gösteriş ve riyadan muhafaza eylesin.
Bizi kendisine yakınlaştıran ilimle, sevgiyle, ibadetle ve güzel ahlâkla donatsın.
Âmin.
---
KAYNAKÇA VE İLMÎ MÜRACAATLAR
1. Kur'ân-ı Kerîm, A'râf 7/172; Ra'd 13/28; Zâriyât 51/56.
2. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî.
3. Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü'l-Evliyâ.
4. Abdülkerîm el-Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye.
5. İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi'd-Dîn.
6. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.
7. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi: Rabia el-Adeviyye, Bâyezîd-i Bistâmî, Mesnevî, Bezm-i Elest ve Menâkıbnâme maddeleri.
ERKAN CAN AKAN
Aile Danışmanı -Yazar
İlimle aydınlanan, irfanla derinleşen, muhabbetle güzelleşen gönüllere…