Hayatta bazı duygular vardır ki ne ölçülebilir ne de herhangi bir karşılıkla açıklanabilir. Anne sevgisi, işte bu duyguların en yücesidir. O, pazarlık kabul etmeyen, şartlara bağlı olmayan ve hiçbir menfaat gözetmeden verilen en saf bağdır. Bir insanın hayata attığı ilk adımda hissettiği güven, ilk kez duyduğu kalp atışı ve ilk sığındığı liman annesidir.
İnsan, dünyayla kurduğu ilk iletişimi annesi aracılığıyla öğrenir. Sevmenin, güvenmenin, bağ kurmanın ve ait hissetmenin temelleri anne kucağında atılır. Çocuğun kendisini değerli hissetmesi, özgüven geliştirmesi ve ilerleyen yıllarda sağlıklı ilişkiler kurabilmesi büyük ölçüde bu ilk sevgi bağına dayanır. Çünkü çocuk, önce annesinin gözlerinde kendini görür; değerini de çoğu zaman oradan öğrenir.
Bilimsel araştırmalar yıllardır aynı gerçeği ortaya koymaktadır. Bebeklik döneminde sevgi, şefkat ve ilgiyle büyüyen çocukların zihinsel, fiziksel ve psikolojik gelişimleri daha sağlıklı ilerlemektedir. Buna karşılık sevginin eksik kaldığı çocukluklar, yalnızca o dönemi değil, yetişkinlik yıllarını da etkileyen derin boşluklar bırakabilmektedir. Sevgi eksikliği zamanla güvensizliğe, kaygıya ve duygusal kırılganlıklara dönüşebilmektedir.
Anne sevgisinin en kıymetli yanı ise karşılıksız oluşudur. Gerçek bir anne, evladını başarılarına göre sevmez. Notlarına, mesleğine, kazancına ya da dış görünüşüne göre değer biçmez. Çünkü annelik, çocuğu olduğu gibi kabul edebilme erdemidir. Kusurlarıyla, hatalarıyla ve eksikleriyle sarıp sarmalayabilmektir. Evlat için en büyük güven duygusu da tam olarak burada doğar.
Ne var ki hayatın içinde bazen en büyük yaralar da yine bu noktada açılmaktadır. Bir annenin evlatları arasında sevgi ve ilgi bakımından ayrım yapması, yalnızca dışarıdan görülen bir tercih değildir; aynı zamanda aile içindeki güven duygusunu zedeleyen ağır bir kırılmadır. Çocuk için annenin sevgisi yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda adaletin ilk tanımıdır. Bu nedenle sevgide yapılan her ayrım, kardeşler arasında görünmez duvarlar örerken annenin vicdanında da onarılması güç izler bırakır.
Evlat ayırmak, sadece ihmal edilen çocuğu incitmez. Ayrıcalık tanınan evladı da sağlıksız bir psikolojinin içine sürükleyebilir. Biri kendini değersiz hissederken diğeri hak etmediği bir üstünlük duygusuyla büyüyebilir. Sonuçta kaybeden yalnızca çocuklar değil, aile bağlarının tamamı olur.
Toplumumuzda "Ana gibi yar olmaz." sözü boşuna söylenmemiştir. Bu söz yalnızca annenin fedakârlığını değil, aynı zamanda onun adaletini ve merhametini de ifade eder. Anne; sabrın, affediciliğin ve karşılıksız koruyuculuğun simgesidir. Bu yüzden annelik makamı yalnızca dünyaya çocuk getirmekle değil, yüreğinde bütün evlatlarına eşit yer açabilmekle anlam kazanır.
Unutulmamalıdır ki çocuklar arasında yapılan sevgi kıyaslamaları yıllar geçse de hafızalardan silinmez. Çocuk büyür, yetişkin olur; fakat çocukluğunda eksik kalan sevginin izlerini yüreğinde taşımaya devam eder. Bu nedenle bir annenin en büyük mirası malı, mülkü ya da bıraktığı servet değildir. En büyük mirası; evlatlarının yüreğine bıraktığı güven, adalet ve sevgidir.
Bir anne tüm evlatlarını aynı duayla büyütmeli, sevgiyi tartıya değil vicdana koymalıdır. Çünkü sevginin ölçüsü eşitliktir; adaletin temeli ise ayrım yapmamaktır.
Ve belki de annelik üzerine söylenebilecek en güçlü cümle şudur:
"Evlat ayırmak, annenin kendi yüreğine kurduğu en büyük adaletsizliktir."