Said Yalçın

Ayıbım Varsa Oturun, Yanlışlarınızı Düşünün!

Said Yalçın

Bazı sözler vardır; söylendiği anda bir tartışmayı başlatmaz, aslında uzun zamandır biriken bir hesabın kapağını açar.

“Benim ayıbım varsa oturun, yanlışlarınızı düşünün…”

Bu cümle, ilk bakışta bir meydan okuma gibi görülebilir. Oysa biraz daha dikkatli bakıldığında, içinde çok daha büyük bir çağrı barındırır:

Önce kendinize bakın.

Çünkü bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, başkasının hatasını aramadan önce kendi yanlışlarımızla yüzleşebilme cesaretidir.

Hepimiz konuşuyoruz.

Herkesin bir fikri, herkesin bir eleştirisi, herkesin bir hesabı var.

Fakat sıra kendi payımıza düştüğünde nedense sesler kısılıyor.

Başkalarının yanlışlarını büyüteçle inceleyenler, kendi hatalarının üzerine perde çekmeyi tercih ediyor.

Oysa hayatın ve kamuoyunun en acımasız terazisi şudur:

İnsan, başkasını eleştirirken gösterdiği cesareti kendisini eleştirirken de gösterebiliyor mu?

Asıl mesele budur.

Hata yapmak ayıp değil, hatada ısrar etmektir

Hiç kimse kusursuz değildir.

Gazeteci de değildir, siyasetçi de değildir, bürokrat da değildir, iş insanı da değildir, kurum yöneticisi de değildir.

Hatta sıradan vatandaşın bile her kararının doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

İnsan hata yapar.

Yanlış bilgiye ulaşabilir.

Yanlış değerlendirmede bulunabilir.

Bir olayın tamamını görmeden hüküm verebilir.

Bazen de iyi niyetle çıktığı bir yolda yanlış bir adım atabilir.

Bunların tamamı insan olmanın doğal sonuçlarıdır.

Ancak mesele hata yapmak değildir.

Mesele, hata ortaya çıktığında ne yaptığınızdır.

Özür dileyebiliyor musunuz?

Yanlışınızı düzeltebiliyor musunuz?

Eleştiriyi dinleyebiliyor musunuz?

“Ben burada yanlış yaptım” diyebiliyor musunuz?

İşte gerçek karakter tam da burada ortaya çıkar.

Çünkü makamlar insanı büyütmez.

Unvanlar insanı haklı çıkarmaz.

Kalabalıkların alkışı da insanın her zaman doğru olduğunu göstermez.

İnsanı büyüten şey, gerektiğinde kendi yanlışının karşısında durabilmesidir.

Herkes başkasının ayıbını konuşursa…

Bugün içinde bulunduğumuz tartışmaların önemli bir bölümünde aynı tabloyu görüyoruz.

Bir taraf diğerini suçluyor.

Diğer taraf cevap veriyor.

Sonra başka bir taraf devreye giriyor.

Konu büyüyor.

Kişiler konuşuluyor.

İmalar havada uçuşuyor.

Ama bütün bu gürültünün arasında asıl soruyu soran çok az kişi çıkıyor:

“Peki biz nerede yanlış yaptık?”

Bu soru sorulmadığı sürece hiçbir tartışma çözüm üretmez.

Çünkü yalnızca karşı tarafın hatasına odaklanan bir anlayış, hakikati değil üstün gelmeyi amaçlar.

Oysa kamuoyunun ihtiyacı kavga değil, gerçektir.

İnsanların ihtiyacı tarafların birbirini susturması değil, olayların bütün yönleriyle ortaya konulmasıdır.

Bir şehir, bir kurum, bir meslek örgütü, bir siyasi yapı ya da herhangi bir toplumsal yapı ancak eleştiriye açık olduğu ölçüde gelişebilir.

Eleştiriyi düşmanlık kabul edenler, zamanla kendi çevrelerinde yalnızca kendilerini onaylayan insanları bırakırlar.

Ve bu, en tehlikeli yanılgıdır.

Çünkü insanın etrafında yalnızca “haklısın” diyenler çoğaldıkça, gerçeklerden uzaklaşma ihtimali de artar.

Gazetecilik alkış toplamak için yapılmaz

Burada özellikle basının ve gazetecilerin sorumluluğuna da değinmek gerekir.

Gazetecilik, bir tarafın sözcülüğünü yapmak değildir.

Gazetecilik; doğruyu araştırmak, iddiayı sorgulamak, karşı tarafın görüşünü almak ve kamuoyunun bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.

Bazen bir haber birilerini rahatsız eder.

Bazen bir köşe yazısı tepki çeker.

Bazen yapılan eleştiri hoş karşılanmaz.

Bunların hiçbiri tek başına gazeteciliğin yanlış olduğunu göstermez.

Çünkü gazetecilik, alkış almak için yapılmaz.

Gazetecilik gerektiğinde rahatsız edici soruyu sorabilmektir.

Ancak bunun karşılığında gazetecinin de kendi sorumluluğunu unutmaması gerekir.

Bir iddia haberleştiriliyorsa doğrulanmalıdır.

Bir kişi eleştiriliyorsa cevap hakkı gözetilmelidir.

Bir hata yapıldıysa düzeltilmelidir.

Çünkü özgür basının gücü, istediğini söylemesinden değil; söylediğinin arkasında belge, bilgi ve vicdanla durabilmesinden gelir.

“Benim ayıbım varsa…”

Şimdi gelelim meselenin en önemli tarafına.

“Benim ayıbım varsa…”

Bu cümle aslında başlı başına bir öz eleştiri kapısıdır.

Varsa ortaya koyun.

Belge varsa gösterin.

Yanlış varsa söyleyin.

Eksik varsa tamamlayın.

Ama bunun karşılığında siz de kendi yaptıklarınıza bakın.

Çünkü bir insanın kendisini sorgulamaya açması, karşısındaki kişiye de aynı sorumluluğu yükler.

Ben kendi hesabımı vermeye hazırsam, siz de kendi hesabınızı vermeye hazır mısınız?

Ben yanlışımı kabul etmeye hazırsam, siz de yanlışınızı kabul edecek misiniz?

Ben eleştiriye açık duruyorsam, siz de eleştiriyi dinleyebilecek misiniz?

İşte gerçek yüzleşme burada başlar.

Yoksa herkesin birbirine “sen yanlışsın” dediği bir ortamda gerçeğe ulaşmak mümkün değildir.

Oturun ve düşünün…

Bazen gerçekten oturup düşünmek gerekir.

Kızgınlığı bir kenara bırakıp…

Egonun sesini kısmak…

Alkışları, destekçileri, makamları ve hesapları bir süreliğine dışarıda bırakmak…

Ve sadece kendimize sormak:

Ben nerede yanlış yaptım?

Kimi kırdım?

Kimin hakkını gözetmedim?

Hangi konuda acele ettim?

Hangi bilgiyi doğrulamadan kabul ettim?

Hangi eleştiriyi sırf bana yöneltildiği için reddettim?

Hangi konuda haklı olduğumu düşünürken karşı tarafın haklı olabileceği ihtimalini göz ardı ettim?

Bu sorular kolay değildir.

Çünkü insanın kendisine soru sorması, başkasına soru sormasından çok daha zordur.

Fakat gelişmenin yolu da buradan geçer.

Mesele kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil

Toplumlarda zaman zaman tartışmalar sertleşir.

Kişiler karşı karşıya gelir.

Kurumlar açıklamalar yapar.

İddialar ve cevaplar peş peşe gelir.

Bu süreçte en büyük tehlike, tartışmanın özünden kopup kişisel hesaplaşmaya dönüşmesidir.

Çünkü kişisel hesaplaşmanın başladığı yerde kamu yararı geri plana düşer.

Oysa asıl soru şudur:

Bu tartışmadan toplum ne kazanacak?

İnsanlar daha doğru bilgiye ulaşacak mı?

Yanlış uygulamalar düzeltilecek mi?

Eksikler giderilecek mi?

Kurumlar daha şeffaf hale gelecek mi?

Yoksa birkaç kişinin birbirine yönelttiği suçlamalarla mesele bir süre sonra unutulup gidecek mi?

İşte buna karar vermek gerekiyor.

Haklı olmak yetmez

Bir tartışmada haklı olduğunuzu düşünmeniz başka şeydir, haklı olduğunuzu ortaya koyabilmeniz başka.

Haklılık, yüksek sesle konuşmakla ölçülmez.

Kalabalık bir grubun arkasında durmasıyla da ölçülmez.

Sosyal medyada daha fazla paylaşım almakla hiç ölçülmez.

Haklılık; bilgiyle, belgeyle, tutarlılıkla ve vicdanla ölçülür.

Bu nedenle bugün herkese düşen görev aynı:

Bir adım geri çekilmek ve kendi aynasına bakmak.

Aynada gördüğümüz kişi hoşumuza gitmeyebilir.

Bazı hatalarımızla yüzleşmek canımızı sıkabilir.

Geçmişte verdiğimiz bazı kararları bugün savunamayabiliriz.

Ama bundan korkmamak gerekir.

Çünkü yanlışını kabul etmek küçülmek değildir.

Tam tersine, insanın kendisini büyütmesidir.

Benim ayıbım varsa, elbette konuşulsun.

Yanlışım varsa elbette ortaya konulsun.

Eksikliğim varsa elbette eleştirilsin.

Bundan kaçmam.

Ama aynı şeyi ben de sorarım:

Siz hiç kendi yanlışlarınızı düşündünüz mü?

Hiç dönüp geçmişte yaptıklarınıza baktınız mı?

Hiç “Burada ben de hata yaptım” dediniz mi?

Eğer demediyseniz, şimdi tam zamanı.

Çünkü başkasının ayıbını konuşmak kolaydır.

Zor olan, kendi ayıbının karşısında durabilmektir.

Başkalarının yanlışlarını sıralamak kolaydır.

Zor olan, kendi yanlışlarımızı kabul etmektir.

Suçlamak kolaydır.

Yüzleşmek zordur.

Ama gerçek adalet, gerçek gazetecilik, gerçek siyaset, gerçek yöneticilik ve gerçek insanlık tam da bu yüzleşmeyle başlar.

O yüzden sözüm nettir:

Ayıbım varsa oturun, gösterin.
Yanlışım varsa söyleyin.
Ama sonra siz de oturun ve kendi yanlışlarınızı düşünün.

Çünkü bu şehirde, bu ülkede ve bu toplumda artık birbirimizin ayıbını aramaktan çok, kendi yanlışlarımızı düzeltmeye ihtiyacımız var.

Ve unutmayalım:

Aynaya bakmaya cesaret edemeyenlerin, başkalarına ayna tutma hakkı da tartışmalıdır.

Yazarın Diğer Yazıları