Said Yalçın

Mükemmeli Oynayan Sahte İnsan Çağı

Said Yalçın

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar görünür olmadı. Aynı şekilde hiçbir dönemde insanlar bugünkü kadar saklanmadı.
Bu ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Oysa içinde yaşadığımız çağın en büyük paradokslarından biri tam olarak budur: Herkes kendini gösteriyor ama çok az kişi kendini gerçekten ortaya koyuyor.
Dijital çağ, insanlara görünme imkânı sundu. Sosyal medya platformları, kişisel markalaşma kültürü, beğeni ekonomisi ve sürekli teşhir edilen hayatlar sayesinde artık herkes kendi vitrininin sahibi. Ancak vitrinin büyümesi, insanın kendisini büyütmedi. Tam tersine, birçok insan gerçek kişiliğini geri çekerek yerine kusursuz görünmeye çalışan bir karakter yerleştirdi.
Bugün karşımızda yeni bir insan tipi var: Mükemmeli oynayan insan.
Bu insanlar hata yapmıyor gibi görünürler. Sürekli mutlu, sürekli başarılı, sürekli güçlüdürler. İlişkileri kusursuzdur, kariyerleri yükseliştedir, bedenleri ideal ölçülerdedir, hayatları ise adeta kusursuz bir filmin sahneleri gibi akar. Fakat dikkatli bakıldığında bu görüntünün büyük kısmının gerçeği değil, gerçeğin düzenlenmiş versiyonunu temsil ettiği görülür.
Çünkü modern dünyanın en değerli sermayelerinden biri artık dürüstlük değil, algıdır.
Eskiden insanlar oldukları kişi olmaya çalışırlardı. Şimdi ise nasıl göründüklerine yatırım yapıyorlar. Gerçek karakter yerine imaj, samimiyet yerine strateji, içtenlik yerine performans öne çıkıyor.
Bu durum yalnızca sosyal medya fenomenlerinde ya da ünlülerde görülmüyor. Günlük hayatın içine de sızmış durumda. İş hayatında sürekli başarılı görünme baskısı, ilişkilerde sürekli mutlu görünme zorunluluğu, aile içinde bile kusursuz ebeveyn veya kusursuz eş rolü oynama çabası insanları giderek daha büyük bir psikolojik yükün altına sokuyor.
Kimse kırıldığını söylemek istemiyor.
Kimse başarısız olduğunu kabul etmek istemiyor.
Kimse eksik görünmek istemiyor.
Çünkü eksikliklerin zayıflık olarak algılandığı bir kültür inşa edildi.
Oysa insanı insan yapan şey kusursuzluğu değil, kusurlarıdır.
Bir insanın hataları, korkuları, endişeleri, başarısızlıkları ve yaraları onun karakterinin temel taşlarıdır. Mükemmel görünmeye çalışan bireyler bu gerçekliği reddettikçe kendilerinden uzaklaşıyorlar. Sonunda ortaya çıkan şey, yaşanmış bir hayat değil; dikkatle kurgulanmış bir senaryo oluyor.
Ne kadar ironik değil mi?
Teknoloji bizi birbirimize bağlamak için geliştirildi ama insanlar hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor. Çünkü gerçek bağlar kusursuzluk üzerinden değil, samimiyet üzerinden kurulur. İnsanlar birbirlerinin başarı hikâyelerine hayran olabilirler; fakat birbirlerinin yaralarına dokunduklarında bağ kurarlar.
Bugün birçok insanın yaşadığı tükenmişliğin altında da bu gerçek yatıyor. Sürekli bir rol oynamak yorucudur. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak yıpratıcıdır. Sürekli mutlu görünmek ise insan ruhunun doğasına aykırıdır.
Hayat bir reklam filmi değildir.
Hayat, filtrelenmiş karelerden oluşmaz.
Hayat bazen başarısızlıktır, bazen kayıptır, bazen hayal kırıklığıdır. Bazen de insanın kendiyle yüzleşmesidir.
Ancak içinde bulunduğumuz kültür, insanlara bu gerçekleri göstermiyor. Onlara yalnızca sonuçları gösteriyor. Kimse zirveye çıkarken yaşanan yalnız geceleri, korkuları, vazgeçişleri ve mücadeleleri paylaşmıyor. Herkes alkışı gösteriyor; kimse sahne arkasını göstermiyor.
Bunun sonucu olarak toplum, gerçek insanlardan çok kusursuz karakterlere dönüşüyor.
Ve işte tam burada büyük bir tehlike ortaya çıkıyor.
Sahte mükemmellik normalleştikçe gerçek insanlar kendilerini yetersiz hissetmeye başlıyor. İnsanlar başkalarının düzenlenmiş hayatlarını kendi gerçek hayatlarıyla kıyaslıyor. Bu kıyaslama ise kaçınılmaz olarak mutsuzluk, özgüven kaybı ve değersizlik duygusu üretiyor.
Oysa gerçek şu:
Hiç kimsenin hayatı göründüğü kadar kusursuz değildir.
Hiç kimse her gün mutlu değildir.
Hiç kimse her zaman güçlü değildir.
Ve hiç kimse mükemmel değildir.
Belki de çağımızın en büyük cesareti, kusursuz görünmek değil; kusurlarıyla var olabilmektir.
Çünkü samimiyet artık nadir bulunan bir değer hâline geldi. İnsanların en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Rol yapan insanlar değil, gerçek insanlar.
Belki de geleceğin en değerli insanı; her şeyin sahneye dönüştüğü bir dünyada maskesiz kalabilen kişi olacaktır.
Çünkü mükemmelliğin peşinden koşanlar dikkat çekebilir.
Ama samimiyetini koruyabilenler iz bırakır.
 

Yazarın Diğer Yazıları